Bir çocuğun dünyaya geldiğinde ilk ihtiyacı bilgi değildir; güvendir. John Bowlby’nin bağlanma kuramına göre bebek, kendisini koruyacak ve ihtiyaçlarına tutarlı biçimde karşılık verecek bir bakım verenle güven ilişkisi kurabildiğinde dünyayı keşfetmeye başlayabilir (Bowlby, 1988). Başka bir deyişle güven, yalnızca ilişkileri kolaylaştıran bir duygu değil; gelişimimizin temel yapı taşlarından biridir.
Yetişkin olduğumuzda güven ihtiyacımız ortadan kalkmaz.
Sadece yön değiştirir.
Bu kez bir partnere, bir dosta, bir iş arkadaşına, bir yöneticiye, bir kuruma ya da bazen hiç tanımadığımız bir insana yönelir.
Çünkü insan doğası gereği sosyal bir canlıdır. Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında birlikte hareket edebilmek, iş birliği kurabilmek ve karşılıklı güven geliştirebilmek, türümüzün hayatta kalmasını kolaylaştıran temel özelliklerden biri olmuştur (Tomasello, 2016).
Güven aynı zamanda zihnimizin iş yükünü azaltır.
Her gün karşılaştığımız herkesin niyetini yeniden değerlendirmek, her bilginin doğruluğunu tek tek araştırmak ya da her kurumun güvenilirliğini sıfırdan test etmek mümkün değildir. Bu nedenle insan zihni güven sayesinde bilişsel kaynaklarını daha verimli kullanabilir. Kahneman’ın (2011) ifade ettiği gibi, zihnimiz çoğu zaman hızlı ve otomatik karar verme eğilimindedir. Güven duyduğumuz kişi ya da kurumlar da bu hızlı değerlendirme sisteminin önemli kestirme yollarından biri hâline gelir.
Tam da bu nedenle güven rahatlatır.
Belirsizliği azaltır.
Kontrol hissi sağlar.
Ancak paradoks tam da burada başlar.
Belirsizlik arttıkça güven duyma ihtiyacımız da artabilir. Özellikle kriz dönemlerinde insanlar, kendilerine yön gösterecek, karmaşık dünyayı anlamlandırmalarına yardımcı olacak kişi ve yapılara daha fazla yönelebilirler (Van Prooijen & Douglas, 2017).
İşte bu noktada bazen görmek istediğimiz şeyi görmeye başlayabiliriz.
Psikolojide buna doğrulama yanlılığı (confirmation bias) denir. İnsanlar çoğu zaman mevcut inançlarını destekleyen bilgileri daha kolay fark ederken, bu inançlarla çelişen bilgileri göz ardı etme eğilimindedir (Nickerson, 1998).
Bu nedenle bazen;
“Bu bana yapmaz.”
“Onun mutlaka bir açıklaması vardır.”
“Yanlış anlaşılmıştır.” gibi düşünceler geliştirebiliriz.
Bu durum yalnızca romantik ilişkilerde değil; arkadaşlıklarda, iş yaşamında, liderlerle kurulan ilişkilerde, kurumlara duyulan güvende ve toplumsal figürlere yönelik bağlılıklarda da görülebilir.
Üstelik bazen yalnızca kişiye güvenmeyiz.
O kişinin temsil ettiği değere güveniriz.
Adalete, dayanışmaya, bilime, dürüstlüğe, umuda…
Sosyal kimlik kuramına göre insanlar, kendilerini ait hissettikleri gruplar ve onların temsilcileriyle psikolojik bağ kurarlar (Tajfel & Turner, 1979). Bu nedenle güven kaybı yalnızca bir kişiye yönelik hayal kırıklığı yaratmaz; kişinin ait olduğu gruba, kuruma ya da temsil edilen değerlere yönelik inancını da sarsabilir.
Peki çözüm daha az güvenmek midir?
Muhtemelen hayır.
Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramında yaşamın ilk gelişim görevi “temel güvene karşı güvensizlik” olarak tanımlanır (Erikson, 1963). Sağlıklı gelişim, hiç kimseye güvenmemeyi değil; güven ile gerçekliği birlikte değerlendirebilmeyi içerir.
Belki de psikolojik olgunluk; güvenmek ile sorgulamayı birbirinin alternatifi olarak görmek yerine, aynı anda sürdürebilmektir.
Gerçek güven, soru sormaktan korkmaz.
Çünkü güven; eleştirel düşünmenin olmadığı yerde değil, eleştirel düşünmeye rağmen sürdürülebildiğinde daha sağlam bir zemine oturur.
Kaynakça
Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development.
Erikson, E. H. (1963). Childhood and Society.
Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow.
Nickerson, R. S. (1998). Confirmation bias: A ubiquitous phenomenon in many guises. Review of General Psychology, 2(2), 175-220.
Tajfel, H., & Turner, J. C. (1979). An Integrative Theory of Intergroup Conflict.
Tomasello, M. (2016). A Natural History of Human Morality.
Van Prooijen, J. W., & Douglas, K. M. (2017). Conspiracy theories as part of history: The role of societal crisis situations. Memory Studies, 10(3), 323-333.